Yasın Kılavuzu Var Mıdır?
Shakespeare’in Hamlet adlı oyununun yazılış sürecini, tam anlamıyla biyografik bir doğruluk iddiası taşımadan gözlerimizin önüne seren Hamnet filmi, geçtiğimiz haftalarda Ankara sinemalarında vizyona girdi. Birçok kategoride Oscar adaylığı alarak adından söz ettiren bu film, Paul Mescal ve Jessie Buckley’nin rollerini nasıl bir adanmışlık ile oynadıklarını bize gösteriyor aslında. William ve Agnes karakterlerini canlandıran bu iki yetenekli oyuncu, bizlere oğulları Hamnet’i kaybettikten sonra yas ile başa çıkışlarının tüm aşamalarını, öylesine içten sunmuşlar ki izlerken gözyaşlarımızı tutmak zorlaşıyor. Filmin duygusal ağırlığını taşıyan bir diğer isim ise Hamnet’i canlandıran Jacobi Jupe. Çocuk oyunculuğunun sıklıkla abartılı mimiklere ya da dramatik vurgulara yaslandığı örneklerin aksine, o çok sade ve doğal bir performans sergiliyor. Özellikle kardeşi Judith ile olan sahnelerinde, kaybın büyüklüğünü daha da görünür kılıyor. Onun varlığı film boyunca o kadar canlı ve gerçek ki ölümün ardından oluşan boşluk izleyiciye gerçekten hissettiriliyor.
Hamnet, 16. yüzyıl İngiltere’sinde Shakespeare’in oğlu Hamnet’in ani ölümü sonrası ailesinin yaşadığı yıkımı anlatıyor. Shakespeare’in oğlu Hamnet’in ölümü ile Hamlet"in yazımı arasında olası bir duygusal bağ kurarken yalnızca bir babanın kaybına değil, bir ailenin iç dengelerinin sarsılışına odaklanıyor. Hamnet ile ikizi Judith arasındaki kardeşlik bağı, çocukların ortak dili, paylaşılan oyunları ve birbirine yaslanma hâlleri evin tüm enerjisini ve aile içi dinamikleri belirliyor. Ölüm evden yalnızca bir çocuğu eksiltmiyor, o bütünlüğü parçalayarak evin içindeki tüm ilişkileri yeniden şekillendiriyor. Bunu en çok aynı kaybı yaşayan iki ebeveynin bambaşka şekillerde oradan oraya savrulmasında görüyoruz.

Bizim kültürümüzde de kayıplar ve ardından gelen yas süreci çok yoğun yaşanır. Eğer insanların önünde gözyaşı dökmediyseniz, sizi duygusuz sayarlar. Bağırmanızı, kendinizi yırtmanızı, insanlarla bir odada oturup dövünmenizi beklerler. Bunu yapmamak hoş görülmez çünkü yasın tek bir doğru şekli olduğuna inanılır. Oysa Hamnet, yasın tek bir dili olmadığını anlatıyor. Agnes ve William aynı acıyı yaşıyorlar ama aynı biçimde yaşamıyorlar. Mesela, Agnes’in yasının bedensel ve sezgisel bir tarafı var. Toprağa, doğaya ve sessizliğe sığınıyor. William ise kaçıyor. Londra’ya, tiyatroya, yazıya… Bu kaçış bir duyarsızlık değil, aksine yas ile başa çıkabilmenin tek yolu onun için. Film, tam da burada bizi şaşırtıyor. Çünkü biz burada alıştığımız dramatik çöküşlerle görmüyoruz yası. Agnes çığlıklar atmıyor, William dizlerinin üzerine çöküp göğe haykırmıyor. Acı çok daha sessiz, daha içe dönük ve bu yüzden çok daha gerçek aslında. Bizim kültürümüzün toplumsal beklentileri yasın sessiz kalmasına pek izin vermez. Oysa Hamnet, acının en yoğun hâlinin çoğu zaman görünmeyen olduğunu söylüyor. Bir bakışta, bir boşlukta, bir odanın içindeki sessizlikte saklı.

Hamnet, Shakespeare’in yazım sürecinin filmdeki gibi ilerlediğini kanıtlamaya çalışmaktansa daha şiirsel bir ihtimal sunuyor. Belki de bir baba, kaybettiği oğlunu sonsuza kadar yaşatmanın yolunu sanatta buldu. Film boyunca sinematografi de bu duygusal yoğunluğu destekliyor. Uzun sessizliklere ve Agnes ve William’ın birbirine olan uzaklıklarının yarattığı boşlukta, karakterlerin içlerinde büyüyen acıya odaklanıyor. Hamnet, üretkenliğe dönüştürülmüş bir yasın hikayesi. William’ın tiyatro oyunu, kayba yapılmış bir saygısızlıktan ziyade oğlunun anısını Londra’nın en önemli sahnelerinden birinde sanat aracılığıyla ölümsüzleştirirken aynı zamanda kendine ve Agnes’e, oğulları Hamnet’e veda edebilmek için bir fırsat yaratmayı başarıyor.
Peki, yas gerçekten üretkenliği besler mi, yoksa üretmek yalnızca bir başa çıkma yöntemi mi? Sanat tarihine baktığımızda, büyük kayıpların ardından üretilmiş eserlerle sıkça karşılaşırız. Ancak bu üretimi romantize etmek ve bunu bir fırsata çevirmeye çalışmak tehlikelidir. Acının yaratıcılığı beraberinde getirdiği düşüncesi, yasın yıkıcı tarafını tamamen görmezden gelir. Yazmak, William için taşıyamadığı yükünü başka bir dile çevirmesidir; kesinlikle bir ilham patlaması değil. Yazmak asıl amaç değildir, aksine acı ile başa çıkmanın aracıdır. Agnes"in başta kaçış sandığı Londra, aslında William’ın evlat acısıyla yüzleşmesinin başka bir yoludur.

Filmin son dakikalarında Agnes, evladının acısını yüzlerce insanla aynı mekânda paylaşma fırsatı buluyor. Ancak bu paylaşım bağırarak ya da dövünerek değil, sahnedeki replikler ve oyunculuklar aracılığıyla gerçekleşir. O ana kadar Agnes"in içine gömülen acı, ilk kez başka bir biçimde görünür olur. Agnes, evladının acısını onca insanla paylaşırken aslında şunu anlar: Yas, saklamak zorunda olduğumuz bir şey değildir. Yas sessiz kalabilir, yazıya dönüşebilir, hatta sahneye bile taşınabilir. Ve belki de yasın tek bir kılavuzu yoktur, yalnızca farklı yolları vardır.

Sinema salonunda deneyimlenmesi gereken bu film, özellikle çarşamba günleri düzenlenen halk gününde izleyiciyle buluştuğunda hepimiz için daha erişilebilir bir fırsata dönüşüyor. Yasın bir kılavuzu olmadığını düşünenler için bu film kesinlikle görülmeye değer. Daha fazlası için Radyo Bilkent’i takipte kalın!