cross

Artık Yayınlara Mesajınızı Gönderebilirsiniz!

Devam etmek için ENTER'a basın.

Görüntünün Şiire Dönüştüğü Film: The Fall

Sadece fikir sürecinin 17 yıl, çekiminin 4 yıl sürdüğü; 28 farklı ülkede karış karış gezilerek, hiç CGI kullanılmadan çekilen, hiçbir stüdyo bütçe vermediği için yönetmenin her bir kuruşunu kendi cebinden karşıladığı bir film düşünün. Günümüz sinemasındaki ruhsuz renklerden bunaldıysanız ve gerçeklikten uzak yeşil ekranlardan sıkıldıysanız sizin için harika bir film önerimiz var: The Fall. Fakat bu sadece bir film değil, yapımcı Tarsem Singh’in sisteme attığı sanatsal bir tokat! 

 

O dönemde Yüzüklerin Efendisi gibi dev yapımlar sayesinde yeşil ekran ve CGI teknolojileri popülaritesini katlayarak artırırken, Singh bütün bu yeni tekniklere sırtını döndü. “Eğer dünya üzerinde bu mekanlar varsa neden bilgisayarda çizelim?” dedi ve o çılgın projeye başladı. Hollywood stüdyoları filmin “fazla sanatsal ve riskli” olduğunu düşündüler ve projeyi onaylamadılar. Fakat bu Tarsem için bir son değil, aksine bir başlangıçtı. Bu proje artık bir itibar meselesiydi. 



 Singh, mekân seçimindeki titizlik ve sıfır CGI politikasıyla 4 yıl boyunca 28 farklı ülkede, onlarca farklı lokasyonda çekimler yaptı. Namibya’daki o meşhur Sossusvlei çöllerinin en kızıl kum tepelerine tırmandı, Hindistan’daki Jodhpur şehrinde evlerin maviye boyanması için yerel halkla bizzat görüştü, Ayasofya’nın mistik atmosferini, oranın ruhuna dokunarak karelerine hapsetti.  

 

Singh’in estetiği yalnızca doğadan değil, aynı zamanda Salvador Dalí gibi sürrealist sanatçıların eserlerinden de etkilendi. Efsanevi tasarımcı Eiko Ishioka’nın “hareket eden heykeller” olarak tasarladığı ikonik kostümler, oyuncuları sadece bir figür olmaktan çıkarıp hepsini birer sembole dönüştürdü. Dalí tablolarını andıran bu filmde kullanılan renklerin hiçbiri tesadüf değildi. Hastanenin boğucu griliği ölümü çağrıştırırken, görüntüde birden  patlayan kan kırmızıları ve turkuazlar yaşama sevincini ruhumuza işliyor. Bu keskin kontrastlar ve özenli kurgu, filmin tek bir anında bile gözünüzü perdeden ayırmanıza izin vermiyor.



Filmin kalbi, felçli bir dublör olan Roy ve küçük Alexandria’nın ilişkisinde atar. Kendi sonunu hazırlayan bir hikâyeyi anlatan Roy’un aksine, çocuksu saflığıyla Alexandria masalı tekrar kurgular. The Fall, en karanlık anlarda bile hayal gücüne tutunarak iyileşebileceğimizi fısıldayan, her karesi birer sanat eseri olan, ilmek ilmek işlenmiş bir görsel şiir niteliğindedir. Daha fazlası için Radyo Bilkent'i takip etmeyi unutmayın!