cross

Artık Yayınlara Mesajınızı Gönderebilirsiniz!

Devam etmek için ENTER'a basın.

Kendime Bakarken Gözlerimi Kaçırıyorum: Fleabag Üzerine Bir Varoluş İtirafı

Hiç kendinize bakarken gözlerinizi kaçırdığınız oldu mu? Beklemediğiniz bir anda çekilmiş bir fotoğrafınıza bakarken mesela… Ya da aynada kendinizle göz göze geldiğinizde başınızı çevirdiniz mi? Belki de bir sessizlik anında kendinizle baş başa kalmak istemediğiniz oldu mu? “Bu ben miyim, bundan ibaret miyim?” diye sorup yüzeye vuran cevaplardan rahatsız olduğunuz anlar… Fleabag tam da o anda, o bakışta, o karede yaşıyor. Dördüncü duvarı her yıkışında izleyicilere değil, aslında kendisine bakıyor. İzleyiciler olarak bizler ise yalnızca şahit oluyoruz. Fleabag’in hikâyesi, affedilemez hatalarına rağmen kendini affetmeye çalışan ve kusurlarını düzeltmeden onlarla beraber var olmaya çalışan bir kadının hikâyesi. Belki de onu izlerken “Ben olsam asla böyle bir şey yapmazdım.” diye düşünmek kolay fakat biraz durup onu gerçekten görerek izlediğimizde, onun hatalarında kendi iç sesimizin yankısını duymak mümkün. Fleabag’i kusurlarına rağmen değil, kusurlarıyla birlikte izlediğimizde fark ediyoruz ki o mükemmel olmaya çalışmıyor. Aksine tüm dağınıklığıyla, kırılganlığıyla, utancıyla var olmayı seçiyor. Ve belki de bu yüzden hem tanıdık hem de biraz absürt geliyor.

Dördüncü duvarı yıkması, kırılganlık anlarında bize bakmayı seçmesi sadece bir anlatım tekniği olarak karşımıza çıkmıyor, aynı zamanda onun için anlaşıldığını, yalnız olmadığını görmenin bir aracı. Her kameraya bakışında, yüzünde bir absürt gülümseme, bir utanç, bir savunma gizli. Ama bunu bizden, dördüncü duvarın arkasındaki izleyicilerden, onay almak için yapmıyor. Onay beklemese de anlaşıldığını, yalnız olmadığını görmek onun için bir anlık rahatlama, bizim için ise bastırdığımız seslerin onun yüzüne vurması. Fleabag’in bu kırılgan anları kusurluluğun yarattığı bir zayıflık değil, insan olmanın en çıplak hâli aslında. O; bastırdığımız tüm çelişkilerin, kontrol edemediğimiz güdülerin, suçluluklarımızın bir aynası. Günümüzde sadece kadınlardan değil, hepimizden beklenen “Dengeli, olgun, güçlü ol.” baskısına karşı bilinçli bir mükemmel olmama, dağınıklığı seçme hâli onunki. Utanmadan, zaman zaman da bile isteye, toplumun gözünün içine bakarak hata yapıp bize bunun da bir tür özgürlük olduğunu hatırlatıyor, belki de öğretiyor.

Belki de tüm bu özellikleri yüzünden Fleabag’i izlemek hem rahatsız edici hem de iyileştirici bir deneyim. Onun kendine dürüstlüğü, bizim iç dünyamızda yankı buluyor ve “Ben neden bu kadar saklanıyorum?” sorusunu fısıldıyor. Hatalarında onun kadar özgür olmaya dair gizli bir arzu, belki de bir tür özlem uyandırıyor. Şahsen bana güçlü, mükemmel, toplu görünmeye çalışmanın bazen en zayıf yanımız olduğunu hatırlatıyor. Özellikle bu anlarda kırılganlığın bazen en güçlü çünkü en “biz” özelliğimiz olduğunu hatırlıyorum. Bu anlamda cesaret; hem Fleabag için hem de bizim için dördüncü duvarı yıkma cüretini göstermekten ve kendine bakıp gözlerini kaçırmamaktan geçiyor.

Peki siz ne düşünüyorsunuz? Fikirlerinizi Radyo Bilkent sosyal medya hesaplarında duymayı çok isteriz! Daha fazlası için Radyo Bilkent’i takip etmeyi unutmayın. Hoşça kalın, dağınık kalın.