Kırılgan Bir Hikâye: Sentimental Value
Hiç bazı filmlerin daha başlamadan size bağırmak yerine fısıldamayı tercih ettiğini düşündünüz mü? Büyük cümleler kurmaz, dramatik patlamalarla ilerlemez ama bitince içinizde garip bir ağırlık bırakır. Sentimental Value tam olarak böyle bir film. Oscar adaylığıyla adını daha geniş kitlelere duyurmuş olsa da onu asıl değerli kılan şey ödül sezonu etiketleri değil; bir baba ile kız arasında yıllar içinde biriken ve hiçbir zaman tam olarak söylenemeyen duygulara odaklanma cesareti.
Filmin merkezinde Nora var. Hayatını kendi başına kurmaya çalışan, geçmişiyle arasına mesafe koymuş ama ondan da tam olarak kaçamamış bir karakter. Nora’nın babasıyla ilişkisi, film boyunca açık açık tartışmalarla değil; yarım kalan cümleler, ertelenmiş yüzleşmeler ve sessizliklerle anlatılıyor. Bu ilişki, çoğu kişinin aşina olduğu bir duyguyu hatırlatıyor: Sevginin var olduğu ama iletişimin eksik olduğu hâller. Aslında Norveççe olan filmde baba rolünü oynayan Stellan Skarsgard’ın film boyunca İsveççe konuşması da ikilinin aynı dili bile konuşmadığını gösteren tatlı bir detay olarak iletişim kopukluğuna dikkat çekiyor.
Baba figürü filmde ne tamamen suçlu ne de masum. O, kendi seçimleriyle kızının hayatında büyük boşluklar yaratmış biri. Nora ise bu boşluklarla yaşamayı öğrenmiş ama onları gerçekten kapatamamış. Sentimental Value, baba–kız ilişkisindeki bu kırılgan dengeyi dramatize etmek yerine, gündelik anların içine saklıyor. Bir bakış, bir eski eşya, kısa bir konuşma… Her biri yılların birikmiş duygusunu taşıyor. Noraların yıllardır yaşadığı artık duvarları çatlayan eski ev, kuşaklar boyunca aktarılan travmaların bir sahnesi haline geliyor. Böylece ev ve eşyalar gibi gündelik yaşamın içinden sembollerin bile derin manevi anlamlar taşıyabildiği ortaya çıkıyor.

Filmin adı tam da burada anlam kazanıyor. Nora’nın babasıyla paylaştığı şeylerin “duygusal değeri”, maddi ya da somut değil. Asıl ağırlık, geçmişte yaşanamamış anların bugüne sızmasında. Film, baba-kız ilişkilerinin çoğu zaman büyük kopuşlardan değil, küçük ihmallerden ve ertelenmiş duygulardan oluştuğunu hatırlatıyor.
Sentimental Value, nostaljiyi romantize etmiyor. Geçmişe dönme isteğinin, aynı zamanda acıyla yüzleşme anlamına geldiğini de gösteriyor. Nora’nın hikâyesi, affetmenin her zaman barışmak demek olmadığını; bazen sadece anlamaya çalışmak olduğunu hissettiriyor. Bu yüzden film, izleyiciye net cevaplar sunmuyor. Herkes kendi hikâyesini, kendi eksikleriyle birlikte düşünmeye davet ediliyor.

Oscar adaylığı, filmin bu sessiz ama derin anlatımının ne kadar evrensel bir karşılık bulduğunu kanıtlıyor. Çünkü Sentimental Value, hepimizin hayatında bir şekilde var olan o karmaşık ilişkiye dokunuyor: Sevdiğimiz ama tam olarak ulaşamadığımız insanlar.
Film bittiğinde aklınızda tek bir sahne kalmayabilir. Ama belki uzun süredir aramadığınız birini, yarım kalmış bir konuşmayı ya da çocukluktan kalma bir hatırayı düşünürken bulursunuz kendinizi. Fillmin gücü de tam olarak burada yatıyor: Sessizce izleyicinin hayatına karışmasında.
Daha fazlası için Radyo Bilkent’i sosyal medya hesaplarından takip etmeyi unutmayın!